Bugün Pazar !
Gelin 10 dakikalığına unutun virüsü, ekonomiyi,siyaseti, stresi !
Sizi 70 sene öncenin Niksar Ortaokulu’na götürelim.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Eski İmar ve Planlama Dairesi Başkanı Yük. Mimar Mehmet Yıldız’ın hikaye tadında nefis anlatımıyla.
NİKSAR ORTAOKULUNDA İLK GÜN
Ortaokula başlamanın en havalı yanı havalı şapkası. Subay şapkası benzeri, çevresinde sarı bir şerit, siperlikle kalkık üst kısmı arasında bir arma ve armanın üst kısmında bir Ayyıldız bulunuyor.
En çok bu şapkayı sevdi iki Mehmet de. Gösterişli olması yanında onların ortaokul öğrencisi olduklarının tescili, garantisi aynı zamanda.
Mehmetler ilk defa kravat takacaklar. Fakat kravat bağlamayı bilmiyorlar. Kravatı aldıkları dükkân sahibi tarif etti ama adamın bağlayıp verdiği kravatı bozmadılar tekrar bağlayamayız diye.
Elbiseleri yenilendi, ayaklarına göre sipariş verilen kunduraları henüz yapılmadı. O nedenle ayakkabıları lastik, “Niksar Kale” marka.
Annelerinin ördüğü beyaz yün çorapları giyecekler okula giderken. Babalarının aldığı naylon erkek çorabını denedi ikisi de.
Büyük Mehmet, “Memet! Bu çorabı giyince, insan ayağını ayakkabının içinde çorapsız zannediyor”
“Vallahi ben hem çorap giymemiş gibi oluyorum hem de fırt-fırt kayıyor ayağım, lastik ayakkabının içinde.”
“Ben yarın kendi çorabımı giyeceğim” diyor Büyük Mehmet.
Akşam erken yattılar ama uyuyamadılar.
Arada biri diğerine “Uyudun mu” diye soruyor.
Önce “Hayır uyumadım” cevabı daha sonra, “Ben çoktan uyudum, sen hala uyanık mısın” cevabına dönüyor. Yan yana serilmiş yer yataklarının içinde gülmeye başlıyorlar.
Henüz evlerine alışamayan çocuklar geç uyudular. Sabah ilk uyanan Küçük Mehmet oldu.
“Memet! Hadi uyan geç kaldık.”
“Nereye geç kaldık, ne geç kalması?”
“Okula yavru, okula. Unuttun mu bugün okula gideceğiz.”
Yatakta oturan Mehmet, “Yemek yiyecek miyiz?”
Küçük Mehmet “Çorba yeriz ama ısıtmadan. Ateş yakmak zor olur”
“Tamam” diyor giyinirken kuzeni.
Yataklarını toplayan çocuklar, yüzlerini yıkıyor ve birer metal tasa aldıkları çorbayı ayakta kaşıklıyorlar.
Bahçede ve yandaki evin kapısında kimseler yok. Bahçe kapısından çıkıp, artık iyi bildikleri yollardan yürüyorlar.
Yoldaki öğrenciler çoğalıyor okula yaklaştıkça.
Erkekler farklı renklerden elbiseler giymişler ama hepsi kravatlı. Yaşı küçük görünenler daha heyecanlı ve derli toplu giyinmişler. Yaşı biraz daha büyük çocukların bazılarının kravatları ya çok gevşek ya da ellerinde.
Siyah önlüklü kızlar birkaç kişilik gruplar halinde yürüyorlar okula doğru.
İki Mehmet, diğer öğrencileri dikkatlice inceleyerek ve aralarında pek konuşmadan bahçe duvarındaki açık demir kapıdan okul bahçesindeki kalabalığa karıştılar.
“Hiç tanıdığımız yok ya bu kadar çocuğun içinde” diyor küçük olanı.
“Bizim köyden kimse kalmadı ortaokulda. Onlar daha önce mezun oldular. ‘Hatipli’den çocuklar varmış, tanışırsınız’ demişti babam. Belki onlar da bizim sınıftadır.”
İki gün önce duvarların dışından seyrettikleri bahçenin içinde etrafı keşfetmek için sağa sola baktılar.
Büyük Mehmet, “Gel bizde gezinelim. Bak voleybol sahası okul bahçesinin ortasında. Öğretmen okulundan gelenler bizim okulun önünde oynuyordu. Belki biz de öğreniriz.”
Diğer öğrenciler gibi doğu batı aksında gidip gelmeye başladılar.
“1D Sınıfındayız biliyorsun. Şu merdivenler var ya oradan gireceğiz her halde. Beraber aynı sıraya oturalım ama en önde olmasın.”
“Tamam” dedi küçük kuzen.
Bir müddet sonra zil çaldı. Çocuklar yavaş yavaş ana kapının karşısında toplandılar.
İki Mehmet 1D sınıfının önden üçüncü sırasına girdiler. Diğer sınıfların hepsinde sıranın önünde kızlar var ama onların sınıfının tamamı erkek.
Okulun ana giriş kapısının olduğu bölüm, okul kütlesinden biraz öne doğru çıkarılmış.
Zemin katta iki kanatlı bir giriş kapısı, üst katta bir pencere.
Giriş kapısının önünde dışarıya doğru uzanan dikdörtgen şeklinde genişçe bir sahanlık, sahanlığın üç tarafından genişleyerek bahçeye inen beton merdiven basamakları, girişi olduğundan daha büyük gösteriyor.
İlk basamak giriş blokunu iki yandan hizalarken, terasa doğru piramit gibi daralarak çıkan diğer basamaklar, bahçenin her yönünden girişe yaklaşanları kapı önündeki sahanlığa yönlendiriyor.
Burası bahçede sıra olan öğrencilere hakim bir tören platformu gibi.
Kalabalık bir öğretmen gurubu var kapı önündeki platformun üzerinde. Bazıları en üst basamağın üzerine inmişler.
“En önde duran öğretmen müdür herhalde” diyor Büyük Mehmet kuzeninin kulağına eğilerek.
Bütün öğrencilerin ondan çekindiği, o öne çıktığında uğultunun bıçak gibi kesilmesinde belli oluyor.
Arkalarından bir çocuk hafifçe dokunuyor kuzenine fısıldayan Mehmet’e. Bu “Konuşma, başın belaya girer” uyarısı olmalı.
Öne çıkan öğretmen yapılı, siyah hafif dalgalı saçlı, gür kaşları siyah gözlerinin üzerine gölge düşürmüş gibi duruyor.
Geniş dikdörtgen alnının üzerinde düzgün bir hat olarak devam eden saçları, alnının iki yanında yarım daire çizerek geriye doğru çekiliyor ve alnını uzatıyor.
Yayın alt kısmında geriye dönen gür saçlar, kalın kaşlarına yaklaşarak yüzünün alt kısmı ile alnını kesin biçimde ikiye ayırıyor.
İki yanda saçlarının içine doğru uzanan alın kısmı, alnın genişliğini dengeliyor.
Kalın kaşlarının gözleri üzerine düşen gölgesi, gözlerin ve çevresinin siyahını daha da koyulaştırıyor.
Kemikli ve yana doğru geniş görünen dolgun yüzündeki ciddiyeti; gür bıyıkları ve dişlerini sıkar gibi birbirine sıkıca yapışmış dudakları tamamlıyor.
Yapılı gövdesi, çok uzun boylu olmamasına rağmen onu olduğundan daha heybetli gösteriyor.
Neşeli olduğunda babacan olacağından kuşku duyulmayacak bu öğretmen, kızgın olduğunda çocukların kâbusu olmalı ki tüm öğrenciler sus pus oldu, o öne doğru çıktığında.
Ders yılının önemini anlattığı kısa bir konuşma yaptı.
“Şimdi İstiklal Marşını söyleyeceğiz. Sonra sıra ile içeri girin ve öğretmeninizi bekleyin. Sanıyorum herkes hangi sınıfta olduğunu biliyor” diyerek biraz geriye çekildi.
Başka bir öğretmen İstiklal marşını okuttu.
Önce en batıdaki 1. Sınıf öğrencileri 1-A sınıfından başlayarak içeri girdi. Birinci sınıfların en son şubesi, köylerden gelen çocukların bulunduğu 1D sınıfı. Kapıdan girer girmez merdivenin solundaki sınıfın kapısı üzerinde 1D yazıyor. Bazı çocuklar buralara yabancı değil ama ilk defa gelenler tedirgin.
İki Mehmet sınıfa girdiklerinde soldaki ilk sıra aralığına döndüler. Sağlarında kalan sıra blokunun arkadan üçüncü sırasına oturdular.
Sıralar üç kişilik. Önce küçük kuzen, sonra büyüğü oturdu. Yerine oturmayan birkaç öğrenci kara tahta ile sıralar arasında ayakta şakalaşıyorlar. Belli ki ya aynı köylü ya da iki senelik öğrenciler.
Kapıdan bakan bir öğretmenin “Herkes yerine otursun” uyarısı ile ortada dolaşanlar boş gördükleri ilk sıraya oturdular.
Kemikli yüzlü, vücuduna göre bacakları ve kolları biraz uzun görünen, kara kaş kara gözlü, açık buğday tenli bir çocuk Mehmetlerin sırasına atmıştı kendisini.
Öğretmen kapıdan ayrıldığında, dönüp onlara gülümseyerek baktı. “Nerelisiniz arkadaş” diye sordu.
Ortalarında oturan Küçük Mehmet, “Başçiftlik” dediğinde çocuğun gözleri parladı. İki Mehmet’i de merakla süzerek, “İyi ya! Komşuyuz desenize. Benim adım “Ali, Ali Şahin. Ben de Elmüdülüyüm. Yayla komşusuyuz sizinle.”
“Benim adım da” kuzenini göstererek “bunun adı da Memet. Bu Büyük Yayladan ama ben sizin yaylanın karşısındaki Aşağı Yayladanım” diye kendilerini tanıttı küçük kuzen.
Ali Şahin “Ana!” diyerek vücudunun üst tarafını geriye çekerek Mehmet’in yüzüne bakıp devam etti konuşmasına. “Yaylada köylülerimiz kavga ediyor ama burada kavga etmek yok biliyorsunuz değil mi?”
Küçük Mehmet, tanıdık birini bulmuş da şakalaşıyormuş gibi kıkırdayarak güldü ve “Korkma iki kişiyiz diye seni dövmeye kalkmayız.”
Ali sıranın diğer ucundaki Mehmet’e dönerek “Bak, bak köylün ne diyor. Siz iki kişisiniz ama ben de iki seneliğim, ona göre ha” dedi yanında oturan Mehmet’e dönerek.
Üç çocukta gülüştüler.
İlk diyalog, ilk arkadaşlık, sınıftan içeri girer girmez böyle başladı.
Biraz sonra bir öğretmen girdi sınıfın kapısından.
Orta boylu, açık kumral tenli, saçlarını geriye doğru düzgün taramış bir öğretmen.
“Günaydın Arkadaşlar” dedi karatahtanın önüne geldiğinde sınıfa dönerek.
“Günaydın” dedi öğrenciler.
“İsmim Hüseyin Gözütok” diyerek tahtaya da yazdı adını.
“Türkçe derslerini beraber yapacağız” dedi.
Büyük Mehmet dikkatlice öğretmene bakıyor. Türkçe öğretmenleri olduğu için değil, sınıftaki öğrencilere “Arkadaşlar” dediği için. Çünkü bugüne kadar öğrencilere “Arkadaşlar” diyen bir öğretmene hiç rastlamamıştı. Onlara toplu hitap edildiğinde “çocuklar,” tek tek hitap ederken de “oğlum” ya da “eşek herif” denmişti.
Öğrencilerin okuldaki ilk günü nedeni ile onlara bazı açıklamalar yapan öğretmene, biraz dikkat ve hayretle bakıyor ve onu inceliyordu Mehmet.
Birden ona döndü Mustafa Gözütok. “Bana sürekli böyle bakarsan korkarım ben” dedi.
Mehmet şaşırdı, kızardı ve yere baktı. Sınıftaki bütün çocuklar merakla ona dönüp bakmışlardı.
Öğretmenin yüzüne bakamadı bir daha o derste.
Ders bittiğinde Ali Şahin iki Mehmet’i çekiştirerek “Haydi dışarı çıkalım” diye kapıya yönlendirdi.
Bu arada bir başka çocuğa da işaret etti gel der gibi.
Bahçeye çıktıklarında dört kişi oldular.
Ali’nin yanlarına çağırdığı çocuk vücudunu dik tutmaya çalışır gibi yürüyen, dik omuzlu kafasını hep yukarıda tutan buğday tenli birisi.
Ali ona dönerek “Bak bu yavrular Başçiftlik’ten. Yayla komşularım.”
Mehmetlere dönerek, “Bu da Nurettin, Nurettin Üstün. Eskidir Köyünden. Bu yavru da ovalı, ovalı. Bizim gibi dağ köylü değil.”
Nurettin “Merhaba” dedi iki Mehmet’e.
Ali konuşmaya devam etti.
“İkisinin adı da Mehmet Yıldız ya bunların. Bizim köy ve bunların köylüleri kavga ederler arada ama ben ‘burada kavga yok arkadaşlar’ dedim bunlara.”
Küçük Mehmet gülüyor kıs kıs ama büyük Mehmet ciddi duruyor. Hem içeride öğretmenin ona takılması hem Ali’nin hızlı arkadaşlığı biraz tedirgin etti onu.
“Yok arkadaş, ne kavgası ya. O çobanlar arasında olan bir şey. Kendi köyümüzün çobanları bile birbiri ile dövüşüyor arada bir.”
Ali “Şaka yapıyorum be arkadaş, şaka.”
Bir yandan da okul bahçesinde yürüyorlar doğu batı aksında.
O yıllarda okul sabahtan akşama kadar devam ediyor. Teneffüsler uzun, öğle tatili daha da uzun. Öğlende öğrenciler yemek için eve gidiyor ve yemek yedikten sonra okula dönüyorlar.
İlk gün iki arkadaş bulan çocuklar, öğle arasında eve gitmediler.
“Çarşıyı gezelim mi” diye sordu küçük Mehmet.
Okuldan çıkıp yürüdüler aşağıya doğru. Çanakçı üzerinde gördükleri ve onları okula kayıt için getirdiğinde Hacı Ahmet’in kepçeliye çıktığını söylediği köprüye yöneldiler.
Daha önce uzaktan gördükleri ve çok beğendikleri evi yakından incelediler. Ev de bahçesi de kapı ve pencereleri de daha güzel göründü yakından. Durup baktılar bir süre.
Büyük kuzen “Bozulurlar sonra haydi gidelim” dedi ve yürüyüp ana yola çıktılar.
Soldaki fırından bir somun alıp ikiye kestirdiler. Biraz yukarı dönüp bir dükkânda ekmeğin içine helva koydurdular ve tekrar aşağıya yöneldiler.
Biraz ileride yolu hafif sağa yönlendiren Keşfi camisinin önünde oturup helva ekmeklerini yediler.
Caminin önünde aşağıya doğru uzanan ağaçlıklı bir alan bulunuyor.
Caminin kütlesinden daha alçak cumba gibi bir yapı çıkıntısı var öne doğru.
Ahşap karkas caminin çatısı kubbeli değil kırma çatı. Çatı oluklu Osmanlı kiremit kaplı.
Meydanın doğusunda üç katlı Niksar’ın diğer binalarına göre çok farklı, cephesi düzgün taş duvardan yapılmış bir bina var. Dış cephesinden göründüğü kadarı ile, alttan iki katı yığma taş, üst katı ahşap karkas olmalı. Taş işçiliği de pencereleri de üst katın beyaz boyalı dış duvarları da dikkat çekici ve etkileyici.
Zemin katında taş duvarlar arasında dükkanlar var. Üst iki katındaki pencereler üçerli gruplar halinde üç ayrı bölüm.
Küçük kuzen “Kimin acaba bu bina? Adam çok zengindir her halde.”
Mehmet “Zengin mi bilmem anma çok eskiden yapılmış bu bina. İçi çok güzeldir her halde.” dedi.
Ekmeklerini bitirdikten sonra caminin önündeki çeşmeden su içtiler. Sola aşağı dönen yola yöneldiler.
Buradan iki gün önce de geçmişlerdi. Ortaokul yoluna çıkacaklarını bildikleri için devam ettiler yürümeye.
“Elmüdülü yaman ha” dedi Büyük Mehmet.
Kuzeni “Çocuk ‘kavga yok’ diyor ya, belki de essahtan diyor. Bizim çobanlar, Çatak Deresini bu tarafa geçen Elmüdü çobanlarına veriyor dayağı.”
Büyük Mehmet, “Bizim köyün kavgalı olmadığı köy kaldı mı Memet? Karacaörenlileri de döğüyorlar. Geyran ile de kavgalıyız.”
“He öyle” diyor kuzeni.
Yürüyerek okula geldiklerinde çok az öğrenci vardı okul bahçesinde.
Duvara yaslanıp bir müddet konuşmadan etrafı izlediler.
Duvar dibimdeki akasya ağaçlarının gövdeleri ince ama üst tarafları top gibi düzgün ve ağaçların cüssesine göre daha büyük.
Can sıkıntısından birkaç akasya yaprağı koparıp elinde ufalayan Mehmet ayağındaki lastik ayakkabıyı yere sürtmeye başladı.
“Ya, öğretmen bize ‘Arkadaş’ dediği için merakla baktım yüzüne. Nasıl bozdu beni.”
Kuzeni her zaman olduğu gibi gülerek, “Şaka yaptı öğretmen sana. İyi bir öğretmen olmalı. Ne kadar güzel öğütler verdi. Şaka yaptı sana ya bozulma.”
Bahçede çocuklar çoğaldılar zaman geçtikçe. İki kuzen okul girişine yürüyüp sınıfa girdiler. Birkaç çocuk daha var içeride.
Birbirlerini tanımaya çalışıyorlar.
“Arkadaşlar siz nerelisiniz?” diye sordular içeri giren kuzenlere.
“Başçiftlikliyiz.”
Ben Salih, Buzköylüyüm. Bu Musa da Dönekseli. Bakın orada arkada oturanlar var ya, onlar size yakınmış. Üçü de Hatipli Köyündenmiş.”
Mehmetler ellerini kaldırarak selam verdiler komşu köylü hemşerilerine.
Şehirli çocuklarla karşılaşmasalar da kendi sınıflarındaki diğer çocuklarla kaynaşmaya başladı çocuklar.
Öğleden sonraki ders zili çaldığında, yine iki Mehmet ve Ali aynı sırada oturdular.
Kapı açıldığında bir bayan öğretmen girdi içeriye. Ayağa kalktıklarında oturun işareti yaptı öğretmen.
Kara tahtanın önünde durup sınıfı bakışları ile taradıktan sonra, “Ben Tabiat bilgisi öğretmeniniz Rezan Erdil. Bu sene sizin sınıf öğretmeninizim. Bu ders sizleri tanımaya çalışacağım çocuklar.”
Kara tahta ve sıralar arasında gidip gelirken, sıra aralarına da giren bayan öğretmen bir yandan da yanından geçtiği çocukların yüzlerine bakarak konuşuyor.
Konuşurken ağzından çıkan kelimelerin netliği, cümlelerin düzgünlüğü, kararlı duruşu ve güvenli bakışları, öğrencileri onu izlemeye mecbur bırakıyor.
Bayan Öğretmen, “Şimdi sıra ile isminizi ve numaranızı söyleyeceksiniz bana. Sizi tanımaya çalışacağım. Siz de ismini söyleyen arkadaşınızı tanırsanız iyi olur ” dedi.
Sıra ile çocuklar isimlerini ve numaralarını söylemeye başladılar. İsmini söyleyen çocuğun yüzüne bakarak tamam der gibi başı ile çocuğu onaylıyor ve gözleri yanındaki çocuğa kayıyor.
Mehmetlere sıra geldiğinde önce büyük kuzen, “160 Mehmet Yıldız” dedi ve oturdu yerine.
Küçük kuzen, “Bana da idareden numaran 160 dediler. Benim ismim de Mehmet Yıldız” dediğinde, Rezan Öğretmenin yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Açık tenli yüzü daha da aydınlandı.
“Siz akraba mısınız?”
“Evet amca çocuklarıyız” dedi ayaktaki Mehmet.
“Çocuklar ikinizin numarası aynı olmaz. Farklıdır. Arkadaşlarınızı tanıdıktan sonra gider idareden gerçek numaralarınızı öğrenirsiniz” dedi.
Sınıftaki son öğrenci de adını, numarasını söyledikten sonra iki çocuğa, “Haydi beraber gidip numaralarınızı öğrenin” diyerek sınıftan gönderdi.
Mehmetler idarenin önünde durup açık kapıyı tıklattılar.
“Buyurun evladım” dedi Müdür Muavini ciddi görünüşü ile.
Büyük Mehmet, “Öğretmenim, bizim ikimizin ismi de Mehmet Yıldız. Ben sorduğumda da numaran 160 dediler, bu Mehmet sorduğunda buna da 160 demişler burada.”
“1D sınıfı değil mi?”
“Evet öğretmenim”
Bir defter açtı müdür muavini. “Adil oğlu Mehmet Yıldız hanginizsiniz?”
“Benim öğretmenim”
Senin numaran 113 evladım. Ahmet oğlu Mehmet Yıldız, senin numaran da 160, tamam mı?”
“Tamam öğretmenim” diyerek çıktı odadan iki çocuk.
Koridorda önde 160 gülmeye başladı, sonra 113. “Lan Memet, bir günde başımıza amma işler geldi ha! En çok da benim.”
Kapıyı tıklatıp içeri girdiklerinde daha yerlerine oturmadan Rezan Hanıma tekmil verir gibi numaralarını ve İsimlerini söylediler ve yerlerine oturdular.
Artık, okulda birinin adı Mehmet olarak anılacak, diğeri ise 160 olarak bilinecekti.
Bu isim benzerliği, ikisinin de çabucak tanınmasına yardımcı oldu.
Burunlarının değişik yerlerinde, siyah birer ben bulunan iki Mehmet Yıldız’ı, okulun ilk gününde bütün sınıf arkadaşları tanımışlardı.
Mehmet Yıldız
03.04.2021 – İstanbul