YAŞANMIŞ MUHTEŞEM BİR MEMLEKET ANISI
Şimdi sizleri 65 yıl önceye, bir solukta okuyacağınız yaşanmış bir anıya götürüyoruz.
Başçiftlik’li hemşehrimiz, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Eski İmar ve Planlama Daire Başkanı ve Mimarlar Odası Eski Başkanı, Yük. Mimar Mehmet Yıldız beyin muhteşem anlatımıyla…
NÜFUS KAĞIDI
1951-52 öğrenim yılında Başçiftlik İlkokulunda birinci sınıfa başlayan çocuklar, 1956-57 öğrenim yılında ilkokulu bitirdiler.
Nesimi Demir, Hüseyin Demir, Nihat Kaya, İbrahim Gökçe, Emür Hacı’nın oğlu Durmuş Bozkurt, Selahattin Kılınç, Hasbi Güler, İzzet Kapusuz, Durmuş Koç, Mustafa Aydın, Yusuf Avşar, Zihni Celep, Murat Aymak, Lütfü Kepenek, Şakir Şimşek, Niyazi’nin Necati Şahin, Şıkıların ikizleri Yusuf ve İsmail Aymak kardeşler, Zikri Cavdar, Zeki İzan, Şevket Özdemir, İsmet Seraslan. Mehmet Yıldız bunlardan bazıları.
Okula beraber başlayan çocuklardan bazıları sene kaybetti ama onlardan önce sene kaybeden çocuklar da olduğu için mezun olan çocuk sayısı eksilmedi.
Bazı çocukların babaları çocukları doğduğunda nüfusa yazdırmış olsa da, çocukların büyük çoğunluğunun nüfus kâğıdı çıkarılmamış. Nüfus cüzdanı olmayanlar, ilkokuldan diplomalarını alamıyorlar. “Köyde diplomayı ne yapacağım” diyen birkaç çocuk olabilir ama büyük çoğunluk diplomasını alıp Ladik Öğretmen Okulu sınavlarına girmek istiyor.
Köyden, Lâdik Köy Öğretmen Okuluna giden dört genç; Mustafa Güler, İsa Şen, Ahmet Yüce, Cemal Bayram, Başçiftlik İlkokulundan mezun olan çocukların önünde yeni bir ufuk açtılar.
Ahmet Koç, Nihat Yılmaz ve Salih Savaş, onları ilk takip edenler.
Sonraki yıllarda Mehmet Karakoç;
Daha sonra; Osman Şahin, Davut Güler, Bahri Şen, Muhsin Demirci;
Sonra, Yusuf Polat;
Arkasından; Ahmet Aydın, Celal Çağlar, Hilmi Kaymak, Ömer Açıkel, Fikri Güler, Salim Sönmez öğretmen olmak için bu okula gidenler.
Şimdi sıra 1957 yılında “beşi bitiren” çocuklarda.
Çocuklarını Köy Enstitüsüne göndermemek için jandarmadan saklayanların torunları öğretmen olmak için çok hevesli artık. Köyde, her aileden bir erkek evladı, öğretmen okuluna göndermek gelenek oldu. Anne ve babalar ocağı tüttürecek bir erkek evladın köyde kalmasına dikkat ediyor, diğerini okumaya gönderiyor.
O yıllarda ilkokuldan sonra kızları okutmak akla bile getirilemeyecek bir şey Başçiftlik’te.
Anne-babaların aklından kızlarını okutmak geçmiyor ama her kız anası, kızını bir öğretmene vermek istiyor.
Anne-babaların aklından geçmese bile, öğretmen olacak çocuklar zaten kızların aklından, gönlünden çıkmıyor.
Artık köyün kızları, köyde kalan erkekler yerine öğretmen olan gençleri istiyor.
Bayramlarda tahtalıda sallanan kızların söylediği maniler bile değişti.
“Samanlık dolu saman, Sallan sevdüğüm sallan. Eller düğün ediyo, Bizim düğün ne zaman” manisi, yerini yeni moda manilere bırakıyor.
Yola giden atluya
Alıştım be tatluya,
Canım kurban ben kurban
Boynu kravatluya.
Bahar geldi yaylaya
Ak çiçekler kokuyor.
Benim sevdüğüm oğlan
İledik’te (Ladik’te) okuyor.
1957 de Başçiftlik ilkokulunu bitiren çocuklarının öğretmen olup mayişa (maaşa) dahil olmasını isteyen babaları da tatlı bir sevinç ve heyecan içindeler. Bir an önce nüfus kâğıtlarının çıkarılması, ilkokul diplomasının alınması gerekiyor. Okulun mezun verdiği her yıl olduğu gibi, çocuklar toplu olarak Niksar’a gidecekler, nüfus kâğıdı çıkaracaklar.
Okul Müdürü İsa Şen’in babası Niksar’da oturduğu için, kendisi Niksar’a daha önce gidip nüfus müdürlüğünde gerekli hazırlıkları yapacaktır. Nüfus müdürlüğüne listeyi vermiş, işlemleri zaten yaptırmaya başlamıştır.
Onları Niksar’da karşılayacak ve çocuklara yardımcı olacak İsa öğretmenleri.
Birkaç gün önceden, anne babaları çocukların Niksar’a gitmeleri için gerekli hazırlıkları yaptılar.
Mehmet’in annesi, bir Pazar akşamı büyükçe bir kazanda su ısıttı. Ocaklığın Sağındaki cağa, sıcak su ile birlikte biraz da soğuk su koydu. “Hadi, gir yaykan güzelce. Yalnız su çok sıcak, önce suyu ılışla. Sırtını iliflek için de seslen bana.”
Mehmet “Ben liflerim” dese de annesi itiraz etti. “Yetişemezsin sen. Şehere gidiyorsun. İyice yaykanman (yıkanman) lazım” diyor.
Daha önce Niksar’a gitmiş olmasına rağmen heyecan içinde geçiriyor o akşamı Mehmet.
Sabah hazırlanıp evden çıkarken İsmet ve Mehmet annelerinin uyarısı ile ceplerindeki paralarını bir daha kontrol ettiler. “Birbirinize sahip çıkın” uyarısına tepki vermeden merdivene yöneldiler. Domuz çandılı evin merdiveninden aşşapıya (zemin kat) inip, çıktılar kanatlı kapıdan.
“Pazartesi sabahı okulun önünde olun” denmişti onlara.
Demirlikfırını’nın diğer çocukları ile buluştular meydanda. İsmet, Mehmet, Şevket, Zikri, Zeki okula doğru yürüdüler. Diğer çocuklardan çoğu gelmeye başlamışlardı. Okulun bahçesinde biraz daha beklediler. Kimin gelip gelmediği kontrol edildi.
Dere Mahalleden gelecekler ile “Bibi Salih’inin oğlu Kalederesinin girişinde bekleyecekler” dedi Nihat’ın babası.
Okulun bahçesinden çıktılar, okulun arkasından Saltaşı ve eski mezarlığın kenarından Kalederesi yoluna doğru dağınık bir gurup olarak yöneldiler. Mezarlık duvarı bitip Dere Mahalleye giden yol kavşağına vardıklarında diğer arkadaşları bekliyordu.
“Neredesiniz oğlum, ne zamandır bekliyoruz burada?”
“Geldik lan işte” diyor çocuklardan birkaçı.
Yürüyorlar ileri doğru. Evleri köyün çıkışına yakın olan Durmuş Koç ,yolun kenarında bekliyor. “Babam beklemedi bizi. Atın sırtında yük olduğu için o önden gitti” diyor.
Kalederesini takip eden Niksar yolu, Keltepe İle Alaçal arasındaki Karlık Boğazına kadar, yokuş olarak seyreder. Yol köyden itibaren derenin Alaçal tarafındadır. Alaçal tepesinin batı tarafındaki küçük vadileri ve sırtları, doğal yapıya uygun olarak dolanan kağnı yolundan, karşıdaki Cafartamı ormanın doğu yamaçları görünür. Sık ve genç kayın ormanının güneş vuran yamaçları açık yeşil, güneş görmeyen yamaçlar koyu yeşil olarak, iki tepe arasındaki dereye, çocukların ayaklarının dibine kadar iniyor.
Daha şimdiden tertemiz giyinmiş çocukların ayakları yolun beyaz tozuna bulandı. Arada çocuklardan biri duruyor, ayağının birini bir taşın üzerine koyup pantolon paçalarına ellerini vurarak tozları temizlemeye çalışıyor ama kağnı tekerleklerinin ufaladığı toprak, pudra gibi ve yol boyu bu tozlanma bitecek gibi değil.
Yolda ilerledikçe çocuklar birkaç guruba ayrıldılar. Öndekiler daha boylu görünenler. Dönüp arkada kalanları uyarıyorlar. “Yürüsenize oğlum, şimdiden geri kalırsanız işimiz zor. Haydi, çabuk çabuk!”
Soldaki yemyeşil orman bitti. Kel Tepenin kıraç doğu yamaçları başladı. Sağdaki Alaçal zaten kireç taşı ve bitki fakiri. İki tepenin birbirine yaklaştığı Karlık Boğazı biraz ileride, bir iklimden diğerine açılan kapı sanki.
Bu boğaz geçildiğinde başka bir coğrafi yapı çıkıyor ortaya. 1600 rakımdan, 300 rakımlı Niksar’a kadar sürekli yokuş aşağı inecek çocuklar.
Buradaki ormanlarda ağaçlar daha gür. Orman tabanındaki derin toprağa daha sıkı sarılıp güvenle yükselmişler yukarıya doğru. Köyün tarlaları var orman içinde. Karlık Boğazından Şeher Suyuna inen yamaçlara Katır Beli diyor köylü. Yamaçlar meyilli ama verimli bir bölge. Ormandaki ağaçlar gibi, orman içindeki tarlalardaki toprağın verimi de, köyün diğer bölgelerine göre çokdaha iyi.
Tarlalar Kel Tepe ile Canik dağları arasından geçen vadi tabanında bitiyor. Derenin karşı tarafı başka bir köyün arazisi.
Köyden uzaklaştıkça, daha önce Niksar’a gitmiş çocuklar bir rehber edası ile diğerlerine bilgiçlik taslıyorlar.
“Karlık Boğazının altındaki Çelloğu pınarının suyu, işte bu dereden doğru Niksar’a gidiyor. Çanakçı deresi diyorlar bu suya. Bu orman bitince Zereğa köyünden geçeceğiz. Niksar, oraya vardığımızda görünecek. Ama yol Zerağa’dan sonra çok yokuş aşağıya. İnmek kolay da, geri gelirken çıkmak çok zor. Çanakçı suyunun kenarlarında büyük ağaçlar var. Kabukları kavlayıp döküldüğü için kavlağan diyorlar ağaçlara. Niksar’ın içinde de var aynı ağaçlardan.”
Konuşa konuşa, bazen durup dinlenerek, bazen şakalaşarak dört buçuk saat sonra Niksar’a girdi çocuklar.
Artık konuşan, şakalaşan, koşan yoktu. Toplu halde yürüyor, etrafı izliyorlar; evlere, yollara ve insanlara merakla bakıyorlar yürürken.
“Lan oğlum! Nereye gideceğiz şimdi.”
“Önce Cenoğun hanına gidip, bir akşam handa kalacağınızı söyleyin dedi babam. Hancı Ali Osman’a da kim olduğumuzu söyleyecek mişiz.”
“Cenoğun hanını bilmiyoruz ki.”
“Ben biliyorum” diyor Mehmet.
Nihat ve Durmuş “Bizde biliyoruz” diyorlar.
Düzgün parke taşlı yolu takip eden çocuklar, çarşı başında, sokağın içindeki hanı kolay buldular. İçeri girip kaç kışı olduklarını söylediler ve bir gecelik paralarını ödediler.
“Şimdi İsa Öğretmeni bulacağız” dedi birisi.
Durmuş, “Babam bizi Hükumet’in önünde bekleyecekti” diyerek dışarı yöneldi.
“Ben biliyorum Hükumet binasını, hemen şuracıkta. Bir duvarın içinden çıkacağız” dedi Mehmet.
Çocuklar onu takip ettiler, merdiveni çıktılar, Durmuş’un babası onları gördü ve çocuklara doğru yürüdü.
“Hoş geldiniz. Nasıl, kolay geldiniz mi? Bakın Zeki Amcanız fotoğraflarınızı çekecek. Yalnız fotoğrafı hemen veremezmiş. Yarın sabah alacağız.”
Nüfus kağıdı alacak çocukların önce vesikalık resimleri çekilecek, Nüfus Müdürlüğüne bizzat gidecekler ki nüfus kağıtları çıksın.
Söze foto Zeki giriyor. “Fotoğrafı tek tek çekeceğim. Onun için uzun sürecek. İsteyen biraz dolaşıp gelebilir. Fotoğrafı çekilen de gidebilir. Biraz açılın çocuklar. Etrafımda kalabalık yapmayın.”
Uyarıya rağmen çocuklar ayrılmıyor oradan. Herkesin gözü ayaklı fotoğraf makinesinde ve Foto Zeki’nin yaptığı işte.
Foto Zeki (Zekeriya Erensayın) , Niksar hükumet konağı önündeki meydanda, üçayaklı, körüklü fotoğraf makinası ile fotoğraf çekiyor. Çünkü o yıllarda durup dururken zevk için fotoğraf çektiren pek olmuyor. Resmi işlemlerde gerekiyor vesikalık fotoğraf. Resmi işlemler de Hükumet Konağında yapılıyor. Bu nedenle Niksar’ın haftası olduğu günlerde Hükumet Konağının önü Foto Zeki’nin iş yeri gibi. Açık ve güneşli havalarda dükkanı burası.
Askere gidecekler ile okullarda öğrenciler toplu olarak fotoğraf çektirdiklerinde makinesini alıp fotoğraf çekeceği yere gidiyor ama bu meydan onun sürekli çalıştığı yer.
Kim bilir kaç Niksarlının ve köylünün yüzünü önce arap denen negatife, sonra soluk veya parlak fotoğraf kağıdı üzerine siyah beyaz olarak sabitleyip ölümsüzleştirdi.
Bir çocuğu alıyor sandalyesinin üzerine. Fotoğrafı çekileceklerin yüzü güneye dönük. Nasıl oturacağını tarif ediyor, körükten bakarak pozu ayarlama yapıyor ve makinenin kapağını çıkarıp sayıyor, tekrar takıyor yerine.
Pusula Gazetesi com.tr deki “Siyah Beyaz Hayatlar” başlıklı yazısında körüklü fotoğraf makinelerini ve fotoğrafçıları anlatmış Yüksel Yıldırım. Foto Zeki’nin fotoğraf makinesı gibi körüklü makinalarla fotoğraf nasıl çekiliyor? Yüksel Yıldırım’dan dinleyelim.
“KIPIRDAMAYIN… ÇEKİYORUM…”
“Körüklü fotoğraf makinesi… (Foto Şipşak)
Körüklü fotoğraf makinesini bilen bilir. Bilmeyenler için yazıyoruz… Üçayaklı prizma şeklindeki sehpanın tepesine yerleştirmişler makineyi, arkasında siyah bezden bir körük. Makinenin ağzında krem kutusu büyüklüğünde bir kapak. Karşıdaki tahta sandalyenin arkasında, duvara, fon oluşturacak bir bezin asılması unutulmaz.
Resim çektirmek için sandalyeye oturuyorsunuz. Fotoğrafçı, körüğün içinden size bakıyor. İstediği pozu verememiş seniz, ya körüğün içinden verdiği talimatla pozunuzu ayarlıyor, ya da kafanızı tutup sağa sola çevirerek istediği pozu almanızı sağlıyor. Sonra fotoğrafçının başı, siyah körüğün içinde tekrar kayboluyor. Sol el sehpaya sahip çıkarken, sağ el makinenin kapağını havaya kaldırıyor. Aynı anda makineye bakmanızı istiyor. Kapağa ya da başka yere değil. Birden ona kadar sayarak fotoğrafın arabını çekmiştir. Artık sizinle işi yok. Asıl fotoğrafı araptan çekecek.
Makinenin önünden L şeklinde bir düzenek çıkar. Düzeneğin objektifin tam karşısına gelen bölümüne arap yerleştirilir. Yeni bir işlemden sonra asıl fotoğraf çıkar ortaya. Güneşli bir havada…”(1)
İlk fotoğrafı çekilen Zikri’nin arabı (negatifi) çıktığında gülmeden kırılıyor çocuklar. “Bu ne bu, Bu sen misin oğlum” diye. Kumral, hatta sarı denilebilecek Zikri’nin resmi simsiyah. Sonra diğerlerinki aynı şekilde çıkıyor. Gülmeler, şakalaşmalar uzadığında, çocukların dikkati yavaş yavaş etrafa kayıyor.
Bazıları duvar içinden çıkan merdivenleri incelerken bazıları merakla Hükumet Konağına bakıyor.
“Ben bu binanın içine girdim” diyor Mehmet. “İçeride bir sürü oda var, kapıları kocaman. Büyük bir merdivenden çıkılıyor üst kata.”
Binanın içinden çok, dışı ile ilgili çocuklar. Simetrik yapının ortadaki girişi, girişin üstünde, birinci kattaki pencerelerin etrafındaki profiller çocukları hayran bırakıyor.
Taşı yoğurup hamur haline getirmişler, sonra tekrar şekil verip yeniden taşa dönüştürmüşler hissi uyandıran değişik kemerler çevreliyor üst kattaki balkona bakan pencereleri.
Bu gösterili giriş, dikkatleri önce simetrik binanın ortasında topluyor olsa da; binanın saçağından, kat arasındaki taş profiline, pencerelerin iki yanındaki sade söveleri altta ve üstte tamamlayan değişik ve kusursuz taş süslemelerdeki uyuma, bütün söveler; iki katlı binaya kütlesinden daha büyük bir ihtişam ve anlam katıyor.
İki katlı köy evlerinden ve okullarından başka bina görmemiş çocukların gözüne muhteşem görünüyor.
“Binanın yapımına, Padişah ikinci Abdülhamit döneminde 18.yy’ın sonunda başlanıyor ve 19. yüzyılın başında bitiriliyor. ….. Niksar Hükümet Konağı, Haydarpaşa Rıhtımı, Beşiktaş tepesindeki Yıldız Sarayı ile aynı tarihlerde yapılmıştır.”(2)
Binanın önündeki meydan iki rampa ile Niksar’ın ana caddesine bağlanıyor. Hükumet Meydanı ana yoldan hayli yukarıda. Arada yüksek bir set duvarı var. Duvarın içinde gömülmüş bir çeşmenin iki yanından, simetrik merdivenler çıkıyor meydana.
Çocuklardan bir kaçı geldikleri merdivenlerden yola iniyor. Vakit ilkindiyse yaklaşmış. “Ben acıktım” diyor Mehmet.
“Gelin sizi bir yere götüreceğim. Ekmek fırını da var. Ekmek alıp yeriz” diyor.
Aşağıya yürüyorlar kesme taş (düzgün parke) döşeli yoldan. Çocuklardan bazıları huzursuz ama Niksar’a birkaç kere gelmiş Nihat Ve Durmuş rahat. Onlar da cesaret veriyor guruba. Biraz sonra sola Arasta Çarşısına dönüyorlar. Köşedeki fırının önünde duruyorlar. Mehmet, “Biz İsmetle bir ekmek alalım, isterseniz sizde alın” diye diğer arkadaşlarına dönüyor. Herkes aynı fikirde ve ekmekler alınıyor. Fırıncıya soruyor Mehmet, kırk yıllık tanıdığı imiş gibi, “Helva hangi dükkanda satılıyor?” Camdaki küçük pencereden ileriyi tarif ediyor fırıncı. Çocuklar bir şey söylemeden Mehmet’i takip ediyorlar. Bir dükkanın önünde durup önce doğru yer mi diye bakınıyorlar. Evet, helva varmış. Ama ne kadar isteyeceklerini bilmiyorlar.
“Altı kişiyiz” diyor İsmet dükkan sahibine.
Adam bir miktar helva tartıyor.
“Ben şimdi parasını veririm, aramızda bölüşürüz, sonra bana verirsiniz” diyor arkadaşlarına.
Helvayı alıp Cenoğun Hanının yolunu tutuyor çocuklar. Handa bir sofra tahtası etrafında oturup ekmekleri önlerine alıyor, helvayı açıyorlar.
Zikri “Helvayı altıya böleceğiz. Kimseye hak geçmesin arkadaş” diyor ve daha kimseden onay almadan cebinden çıkardığı çakı ile helvayı eşit dağıtmak için büyük bir dikkatle kesiyor. Büyük kesilen parçadan biraz daha alıp az gördüğüne ilave ediyor.
“Tamam mı” diye arkadaşlarının yüzüne bakıyor. Herkes başı ile onayladıktan sonra payına düşeni ekmeklerinin arasına dolduruyorlar.
“Oh be dünya varmış diyor” Zeki. “Karnımız doyduğuna göre çarşıyı gezebiliriz. Fotoğrafları yarın alacağız nasıl olsa” diyor.
“Tamam mı?”
“Tamam!”
“Biz İsmet ile sinemaya gideceğiz akşam” diyor Mehmet. “Onun için hangi filim oynuyor ona bakacağız.”
“Sinema uzak mı?”
“Değil, uzak değil. Hemen ileride”
Birlikte çıkıyorlar, Üngör sinemasının önüne kadar yürüyorlar. Tahtalara ve duvara yapıştırılmış resimler var. Filmin ve oynayan artistlerin isimleri yazılı.
O akşam “Mezarımı Taştan Oyun” filmi oynuyor. Afişi ve artistlerin kıyafetleri çocukların hoşuna gidiyor.
“Keşke resimde at da olsaydı” diyor İsmet.
“Resimde yok ama at olmayan film olmaz” diyor Mehmet, sinema uzmanı gibi bir tavırla. “Benim babamla gittiğim sinemanın afişinde de yoktu ama oynarken bir sürü at vardı.”
Atıf Yılmaz’ın “Yönettiği Mezarımı Taştan Oyun” filminde Hüseyin Peyda başrol oynuyor. 1951 yılında çevrilen, Senaryosunu Hüseyin Peyda’nın yazdığı ve başrol oynadığı film, en çok izleyicisi olan filmlerden birisi oldu çekildiği yıllarda. O yıllarda çok dinlenen bir türküden esinlenerek yapılmıştı. Çok izlendiği için aradan yıllar geçmesine rağmen filim tekrar dağıtıma giriyor ve Anadolu’daki sinemalarda oynuyor. Çocukların Niksar’a geldiği güne denk gelmesi onlar için büyük şans.
“Mavi gözlü Abdo Beyin Aşkını anlatan filimde; aşk, entrika, ölüm hepsi bir arada.” Ölen kızın cenazesi kaldırılırken söylenen uzun hava çocukları çok etkiliyor. Oturdukları sandalyede kaskatı kesiliyorlar. Filim bittiğinde, bir müddet sonra yerlerinden kalkabiliyorlar. “Vay anasını, amma acıklıymış” diyorlar birbirlerine. Hana doğru hızlı hızlı yürürken, filmin belli sahnelerini anlatıyorlar birbirlerine. Sanki anlatan filmi izlemiş de yanındaki filmi görmemiş gibi.
Hana geldiklerinde diğer çocuklar yatmışlar. Onlar da uzanıyorlar bir tarafa. Sabah kalktıklarında yine ekmekle yaş üzüm alıp yiyorlar. Hükumetin önüne gidiyorlar. Fotoğraflar çıkmış. Herkes aldığı vesikalık fotoğraflarını inceliyor. Çocukların çoğunun ilk fotoğrafı bu vesikalıklar. Küçük vesikalıkları, katlanmış küçük kağıtlarada veriyor ellerine Foto Zeki.
“İsa Öğretmen Nüfus Müdürlüğünde” diyor Durmuş’un babası. Önlerine düşüp Hükumet Konağının dışarıdaki geniş merdivenlerini çıkıyorlar. Zemin katta bir odanın açık kapısından giriyorlar. Geniş odanın kapı tarafında yüksek bir banko var. Bankonun arkasında birkaç kişi masalarda çalışıyor. İsa Öğretmen fotoğrafları alıyor, her birinin arkasına isim yazıp memura veriyor. Fotoğrafını alıp memura verdiği her çocuğa, “Dışarıda bekleyin” diyor.
Koridorda bekleyen, dışarı girip çıkan çocukların ismi okunuyor bir süre sonra. İsmi okunan çocuğun eline nüfus cüzdanı uzatılıyor. Kimliğini alan çocuk, küçük defteri karıştırıp gülümsüyor. Gülümsemenin arkasında bir güven duygusu yayılıyor yüzüne.
Nüfus Cüzdanını alanın Niksar’da işi bitti artık, köye dönebilirler. Vakit öğleyi geçiyor ama bazı çocukların işlemleri devam ediyor.
“İşi bitenler köye dönebilir” diyor öğretmenleri. “Yalnız önce yola çıkanlar yavaş gidecekler. Arkadan gelecekler onlara yetişecek. Sonra yola çıkanlar arkadaşlarına yetişemezlerse, Zereğa’dan sonra bekleyeceksiniz arkadaşlarınızı.”
5-6 kişilik guruplar halinde işi biten yola çıkıyor, Başçiftlik’e doğru.
Mehmet Yıldız
04.03.2021 İstanbul
(1)Pusulagazetesi.com.tr. Yüksel Yıldırım.
(2) Hami Karslı.
Maniler ve yaşadığı benzer anıları anlattığı için, Ahmet Aydın’a teşekkürler.
Yarın; Karanlıkta tek başına.