
Üç Ay önce kaybettiğimiz, Derneğimiz Kurucu Başkanı Yüksel ALTUNER’in Kaleminden, iftar öncesi bir nefeste okuyacağınız bir yazı daha.
KASABAMDA RAMAZAN GÜNLERİ
Çocukluğumda Ramazan günleri yılın en sıcak aylarına rastlamıştı. O günleri şimdi tül bir perde arkasında anımsıyorum. Yaşam daha yavaşlar, alışveriş hemen hemen dururdu. Çarşıda esnaf dükkan önlerinde oturur, arada bir birbirleri ile şakalaşır, iftarın olmasını beklerlerdi. Namaz kılanlar artardı. Dükkanının önüne bir perde çeker ya da sandalye koyar camiye giderlerdi. Gerçekten de dükkanın çıkışında, tam orta yerinde konulmuş sandalyeyi gördüğünüzde içeriye giremezdiniz. O kadar güvenilirdi.
Çocukluğumda iftara yakın, evimizde pencerenin önüne oturur top patlamasını beklerdim. Büyükler sanki duymazlar gibi, topun patladığını haber vermek biz çocukların görevi idi. Top patladı demez, top atıldı derdik. Top Kalede çördük ağacının dibinde atılırdı. Sanırım şimdi çördük ağacının yerinde yeller esiyor. Evimiz Çanakçı deresinin kenarında, tam kaleye karşı idi (Kavcı evi). Topçu Hasan efendinin önce aşağıya doğru koştuğunu görürdüm, sonra bir duman çıkar, sonrada sesi duyulurdu. Oturduğum sedirden iner, sofra başında oturup bekleyen büyüklerime topun atıldığını haber verirdim. Böylece oruçlar açılırdı.
Biz çocuklar iftara yakın saatlerde çeşmeden soğuk su getirirdik. Aslında evimizin hem içeriye, hem de sokak tarafına akan çeşmesi vardı. Bu su kaynak suyu idi ve Karşıbağdaki taksimden gelirdi. Taksim hastane temellerinin olduğu yerdeydi. Bu hastane temellerini şimdiki kuşak bilmez. Onu bir başka yazımda anlatırım.
Soğuk suyu ya Arastadaki çeşmeden, ya da Çilhane camiinin avlusundaki çeşmeden getirirdik. Kalaylı bakır sitillerimiz vardı. Çok önemli bir işti su getirmek biz çocuklar için. Büyüklerden de iyi bir aferin alırdık. Şimdi düşünüyorum da ancak bir iki bardak su alırdı bu sitiller. Çocuğun taşıdığı sitilden ne olacak. (Sanırım sitilin ne olduğunu biliyorsunuzdur. Su konulan küçük kova.)
Biz çocuklar “tekne orucu” ile oruca alıştırılırdık. Şimdikiler bilir mi tekne orucunu bilmiyorum. Yarım gün tutulurdu. Orucu tamamladığım zaman emem (hala) beni sırtına alır sofada bir iki tur gezdirirdi. Ondan sonra sözüm ona orucumu açardım.
Ramazanda kasabamıza Karadeniz şehirlerinden ve özellikle Of’ dan hafızlar gelirdi. Bu hafızlar camilerde ramazan süresince “mukabele” okurlardı. Evinde okutanlar da vardı. Bizim evimizde de mukabele okunurdu. Mukabele şimdi de her camide okunuyor. Bildiğim kadarıyla hanımlar da kendi aralarında bir evde toplanıp mukabele okuyorlar. Hafızlar, müftülük tarafından isteyen ailelere dağıtılırdı. Evimiz elverişli olduğu için dayım da bir veya iki hafız alırdı. Hafızların kalacak yerleri ve yemekleri bizim aile tarafından karşılanırdı. Ücretleri mukabele okutan aile tarafından veya Müftülükçe toplanan bağışlardan karşılanırdı. Hafızların geldiği gün en büyük tutkum onlara “aşır” okutmaktı. Zaten onlar da kendilerini okumakla yükümlü sayarlardı. Aşır Kurandan okunan on ayetlik kısa bir bölüme verilen addır.
İftardan sonra Teraviye gidilirdi. Çocukken teraviye annelerimizle giderdik. Ortaokula başladıktan sonra kendim gitmeye başladım. Hanımlar için Çilhane camiinin üst balkonu çarşaflar gerilerek kapatılırdı. Hanımlar teravi namazlarını orada kılarlardı.
Arasta camiinde sanki hanımlar için teravi yoktu. Belki de yanılıyorum. Ama aklımda öyle kalmış.
Kendim teraviye yalnız gitmeye başlayınca, namazdan önce tombala oynardık. Çanakçının kenarında, Paşaların evinin önünde bir elektrik direği vardı. Onun altı aydınlık olurdu. Camiye de yakındı. Tombala paralı oynanmazdı. Çocuklardan biri tombala kağıtları getirirdi. Oradan topladığımız taşlarla, numaraları kapatırdık. Yatsı ezanı okununca bırakır, camiye koşardık. Devam edenlerde olurdu. Halk evinde de Ramazan boyu tombala oynatılırdı. Büyükler oraya giderdi. Biz gidemezdik.
Anlattığım Ramazan günlerin en uzun olduğu zamana rastladığı için nerdeyse teravinin bitişi ile sahurun yapılacağı saat birbirini çok yaklaşırdı. Bu benim çocukken şaştığım olgulardan biriydi… Ben bilmiyorum ama daha sonra büyüklerin anlatılarında aklımda kalmış; ertesi gün erkenden tarlalara çalışmaya gideceklerin erken yatmaları için, ilçe müftüsü, yatsıyı erkene alırmış. Ben bilmiyorum. Günümüzde büyük şehirlerde çalışanların yetişebilmeleri için yarım saat geç başlatıyorlar teraviyi.
Sıcak yaz günlerinde biz çocuklar için oruç kazası da olurdu. Bir gün Çilhane camiinin avlusundaki çeşmeden elimi dayadım kana kana su içtim. Birden aklıma geldi oruç olduğum, döğünmeye başladım. Köprünün üzerinden beni seyreden bir amca, bilmeden içti isem orucumun bozulmadığını söyledi de sakinleştim.
Sahurda kalede çan kulesinin olduğu yerde davul ve zurna çalınırdı. Gecenin sessizliği içinde, Çanakçı deresinin çağıltısına karışırdı bu davul zurna sesi. Yalnız, gecenin karanlığında davulcu ve zurnacının korkmadan oraya çıkmalarına şaşardım.
Davul sesi bizim tarafta olduğu gibi, Maduru tarafında da duyulurdu. Top sesi öyle değil. Sadece Çanakçı tarafında duyulurdu top sesi. Maduru tarafında da ayrıca top atılmazdı.
Yukarda da dediğim gibi kasabamda çocukluğumun Ramazan günlerini sanki bir tül perde arkasından seyrediyorum. İçim biraz hüzün doluyor, biraz da sevinç. Ramazanlar kış günlerine geçtiğinde ben artık Niksar’da değildim. Benden birkaç yaş küçükler yaşadı o günleri. Umarım onlar da kış aylarına rastlayan ramazan günlerini anlatırlar…
*Bu yazı 2 ekim 2007 günü tarihinde Yeşil Niksar Gazetesi’nde yayımlanmıştır.
** 26 Ocak 2020 tarihinde kaybettiğimiz, Niksar Sevdalısı, Saygın kişiliği ile örnek, Beyefendi büyüğümüz Yüksel ALTUNER’i rahmetle anıyoruz.
