YAŞAYAN TARİHİMİZ, AHMET AYBAK’IN ANLATIMIYLA;
ESKİ NİKSARDA YAŞAM
Yıl 1946.
Niksar’ın nüfusu yaklaşık 10.000 kişi.
2. dünya savaşı yeni bitmiş. Türkiye Harbe girmemiş ama etkileri hala devam ediyor. Halk maddi yokluk ve fakirlik içinde. Maddi durumu iyi denebilecek aile yok denecek kadar az. Biraz orta halli olan var, gerisi hep fakir.
Halk yeni aldığı ceketinin dirseklerine ve pantolonunun arka ve dizlerine süvari denilen ek ilaveler diktirirdi. Ceket ve pantolon biraz daha fazla giymek için. Köylülerin hemen hemen hepsi çarık giyiyordu. Kasaba halkı yemeni ve çapula giyiyordu. Alınan yeni ayakkabının topuğuna nalça, burnuna da özel burun demiri çakılırdı. Palto genellikle alınamadığından kazak giyilirdi. Çorap dahi yamalanıp giyilirdi.
Niksarlı sabah ezanı , sığır sürüsünün çan sesleri ile uyanır, sığırını sürüye katar ,sabah namazını kılar, kahvaltısını çorba ile yapardı. O dönem çay yok idi. Kahvaltıdan sonra tütün kırılacaksa tütün tarlasına, bağ, bahçe işi varsa eşeğini önüne katıp giderdi. Tarla, bağ ve bahçe sulamak için çeken tabir edilen kişiler bu sulamayı yapardı.
Kış gecelerinin eğlencesi cin mısırı patlatmak, kestane kebap yapmak ve mısır kızartıp veya haşlayıp yemekti.
Evler genelde sıvasız, duvarlar doldurma tabir edilen ağaçlarla yapılırdı.
Evlerin dış duvarlarına tütün dizileri kurumak için asılırdı.
Pencerelere de kış hazırlığı olarak domates, biber ve patlıcan kurutmak için asarlardı.
Uyuz hastalığı çoktu. İlaç olarak kükürt kullanılırdı.
Sıtma hastalığı salgındı. İlaç olarak kinin kullanılırdı.
Bit hemen hemen herkes de vardı. DDT denen ilacı kullanıyorduk.
Diş doktoru yoktu, berber Şevki kerpetenle çekerdi.
Her evin odasında yatak konan yüklükler vardı. Yatak konan kısmın altında yıkanma yerleri vardı. Niksar’ın o zaman ki hamamları Tarihi büyük hamam, Ünyelinin hamamı ve pazar hamamı vardı. O dönemde Ayvaz hamamı da önemli idi.
Ekmek, genelde kendi fırını varsa kendi fırınında, yoksa komşu fırınında pişirilirdi. Çarşı ekmeğini herkes yiyemezdi. Halk buğdayını alır, merkeple Hakkı SELİMBEYOĞLU’nun değirmenine götürürdük.
Türkiye’nin çok yerinde elektrik yokken Niksar’da geceleri saatli yansa da büyük bir nimetti. Radyo, televizyon yoktu. Gramofon vardı. Buzdolabımız teldolabı, su soğutucumuz su testisi, karpuz soğutucumuz çeşme havuzu idi.
Okuma yazma bilen yok denecek kadar azdı. Askerden mektup gelse okutmaya adam ararlardı. Şimdi bizim neslin torunlardan teknoloji yardımı istememiz gibi. Mektup yazdıracaklarda söyler, yacak kişi de yazardı.
Sarı hesap defterimiz vardı. Kalemlerimiz kısalınca kamış alemliklere koyar boyunu uzatırdık. Ders çalışma masamız, yemek sofrası idi.
Niksar ovası bataklıktı. Niksar – Tokat yolunun sağ tarafında Katip gölü dediğimiz bir göl vardı. Ovadan kurutma ve sulama kanalları açılınca göl kurudu. Ovaya öte geçe anlamında ÖTAÇE denirdi.
Düğünlerde ince sazda gırnatacı Halil ALDIRMAZ, zurnayı da Hidayet DONDURMA çalardı.
Yazacak çok şey var. Uzatmak istemiyorum. Anneniz, babanız veya yaşlı yakınınız bu şartlarda yaşadı ve okudular. Allah nasip ederse yazılarıma devam ederim.
Sizleri maziye gezintiye götürdüm.
Hoşça kalın.
* İstanbul Niksarlılar Derneğimizin Üyesi, Emekli Albay Ahmet Aybak, halen İstanbul’da yaşamaktadır. Kendisine Niksar’ın yakın tarihine ışık tutan anılarını yazarak paylaştığı için teşekkür ediyor sağlıklı günler diliyoruz.